bir derdim var, içimde, tutamam, sıççam lan.

Arkadaşlar selam, bu gönderi çok uzun olacak, o yüzden baştan özet geçiyorum.
mor ve ötesi’nin “bir derdim var” şarkısında bahsettiği şey BOK. Kakası gelmiş Harun’un.
Bu bağlama aymama neden olan Mehmet Görgü’ye peşin teşekkürlerimle.
Teşekkürler.

Şimdi ayrıntılar:

bir derdim var artık tutamam içimde
gitsem nereye kadar, kalsam neye yarar
hiç anlatamadım, hiç anlamadılar

Adamcağız bu üçlükte artık tutamayacağı kadar yoğunlaşan bağırsak baskısını, kakasının gelmesini anlatıyor. Dişini sıkmaktan “tuvalet nerde abi” diyemeyen Harun’un gözlerinin içine baksalar bile, adamcağızın kaka yüzünden iki büklüm olduğunu kimse anlamamış. Kendisi de diş sıkmaktan anlatamamış.

herkes neden düşman, herkes neden düşman
unuttuk hepsini, nuhun nefesini
gelme yanıma sen başkasın ben başka

Burada da, herkesin kakanın gelmesiyle agresif beden diline dönüşmüş gündelik hareketlerine herkesin düşman oluşuna anlam veremiyor Harun. Diyor ki, “ulan siz de sıçtınız, siz de o sıçma anında büyük bir rahatlama etkisiyle verdiğiniz nefesi, nuhun nefesini nasıl unuttunuz, unuttunuz hepsini”. Bu sebeple, kendisinin mazlum, sıkışık durumda olduğunu anlamayan O’na gelme diyor, kendisinin artık başka, O’nun ise bambaşka olduğunu ifade ediyor.

bir derdim var artık tutamam içimde
gitsem nereye kadar, kalsam neye yarar
hiç anlatamadım, hiç anlamadılar

Derdinin devam ettiğini anlatıyor bu üçlükte.

bak bu son perde oyun yok bundan sonra
işık yok hiç bir şey yok, yok, yok, yok
bir derdim var artık tutamam içimde

Perde metaforu yaptığı tuvalet kapısı önünde beklerken, artık durumun çok ciddiye bindiğini, tuvalet kapısının arkasındayken hareketsizlikten ışığı kapatan fotosele gönderme yapıyor. Sıçmak isterken karanlıkta kalan binlerce AVM tuvaleti mağdurunun sessiz çığlığı oluyor Harun. Derdini artık içinde asla tutamayacağını yeniliyor.

bir derdim var artık tutamam içimde

Sonunda sıçıyor. Bırakıveriyor karanlık tuvalette, bokunu…

İyi ki acılı dürüm var.

Bir şeyi tamamen tanımlamak mümkün değil. Hiçbir şey, tamamiyle keşfedilmiş değil, çünkü hiçbir keşif, keşiflerin sonuncusu değil.

Aşk içimde, sadece birini buluyor ve ona sunmak istiyorum, onun hak ettiğini düşünüyorum, ait olmak istiyorum. Olmuyor ama, yine olmayacak.

Gördüğün fayda, çektiğin çileyi karşılamadıysa, kalk git. Ardına bakma, düşme peşine. Yapabiliyorsan, ne âlâ. Yapamıyorsan, kes sesini!

Bu yüzden üzülmüyorum yine de, beni mutlu yapan, yapacak olan şey burada, hep içimde. Sen bahanesin ama, kabul edersen, hayatım olursun.

İstemezsen de, git başkasının hayatı ol. Bana ne?

İyi ki dürüm var. Tüm acılarını söküyor insanın kalbinden.

Heteroseksüel olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?

Bir mayıs gecesiydi. 21 yaşındaydım, 10 yıl önce.

Çok yakın bir arkadaşım, eski sevgilisinden ayrıldığı için morali çok bozuktu. Bir arkadaşımızı daha alıp şimdilerde Küçük Beyoğlu diye anılan ancak, o zamanlar Pendor’dan başka bir olayı olmayan Yeşilçam Sokak’ta (Arka Sokak olarak bilirdik aslında) içmeye başladık. Sevgilisinden ayrılmış yaralı yüreği onarmak için, ikinci arkadaş ve ben o kadar yüksek geyik eforu sarf ediyorduk ki, yan masadan bizim masamıza seslendi, “ben bu tiplerden çok sıkıldım, siz daha eğlenceli görünüyorsunuz” diyerek.

Cidden, o masadan kalkıp bizim masamıza oturdu. Sonra da, diğer iki arkadaşını da bizim masamıza transfer etti. Birlikte geldikleri üç hödük bu şekilde ekarte edilmişti.

O gün çok içildi, özellikle kalbi yanan arkadaş, o kadar kötü oldu ki, bi taksiye bindirip eve yollamak zorunda kaldık. Ben ve diğer arkadaşım, üç kızı alıp Kemancı’ya gitmiştik.

İşte o gece, bizim masamıza dönüp “siz daha eğlencelisiniz” dediği an heteroseksüel olduğumu fark ettim. 21 yaşındaydım. Kabullenmek çok zor oldu ama, bir şekilde kabullendim. 10 yıldır da, bunun ağırlığı ile yaşıyorum.

Microsoft ve zamanının ötesindeki pazarlama hamleleri

Evimde şu an itibariyle Microsoft’a ait hiçbir ürün yok, öncelikle kesinlikle bir MS Fanboy’u olmadığımı belirterek başlayayım söyleyeceklerime.

David Byrne’ı bilir misiniz? Edie Brickell, Weezer? Take Five?

Benim yaşlarımda olup da, bilgisayar ile ilgili bir işler yapan hemen herkes bu isimleri biliyor, hepsini de Microsoft’un Windows CD’lerinden çıkan media klasöründen veya yeni yükledikleri Windows Media Player’dan. Bunlar çok az, düşününce ilk aklıma gelenler. Bu yazıyı da zaten 15 saniye kadar düşündükten sonra yazmaya karar verdim.

Günümüzün yuppie pazarlamacıları, geçmişi değerlendirmekten yoksun olarak “AEAAĞBEAAA APPLE YARMIŞ YEAAAĞĞ” dedikleri her anda, aslında yapılanın Microsoft’un zamanında yaptığı şeylerin tekerrürü olduğundan bihaber.

Tablet PC mesela. Ulan Bill, daha laptop denen naneye alışamamışken 2001’de neden piyasaya dokunmatik ekranıyla kullanılabilen, klavyesiz bir bilgisayar sürdün ki? Şimdi Tablet’in yaratıcısı Apple diye takılıyor millet. Hem de yaptığın cihazın daha ilk versiyonu tam teşekküllü bir bilgisayardı. optik sürücüsü vardı yahu? Daha ne olsun?

Demem o ki, hani bir laf vardır, geek muhabbetinde “Eaağbi aslında 5 yıl sonra piyasaya çıkaracakları her şeyi hazır etmişler bu kullandığımız teknolojiler ne kiea” şeklinde dönen.

Microsoft acele etmeyeydi de o ürünleri bi 5 yıl sonra çıkaraydı, ya da ne bileyim, bağımsız sanatçılara verdiği desteği o dönemlerde değil de, şimdilerde verseydi, bu kadar nefret edilen bir firma olmazdı muhtemelen.

Ben kendilerine teşekkür ediyorum aslında. Daha sümük boyutundayken beni Weezer, David Byrne, Edie Brickell, Dave Brubeck gibi bir sürü müzisyenle tanıştırdığı için.

Alın size bonus:

Kalbin odacıklarına çimento dökmek

2002'de ekşi sözlük'te açtığım bir başlığı hatırladım bugün, kullanıcı defalarca kez uçtuğu için artık sitede görülmüyor. Çocukken çok güzel şeyler yazmışım.

Kalbin odacıklarına çimento dökmek: 26.12.2002 12:57 zalambodont

çivi çiviyi söker metodu yerine uygululadığım yöntem. ilgili kişi hiçbir zaman “yerine biri konulsun diye” sevilmez, sevilemez. bir kere çivi yerine bir başkası çakılırken, açılan delik her seferinde biraz daha genişler, laçkalaşır, tutmaz bir daha. oysa beton, sağlam bir mezar olur o aşka. yerine bir başkasını koymaya gerek kalmadan, kalbin “o”na ayrılmış odacığında sonsuza kadar girilmeyecek bir dehliz yaratır.

ezginin günlüğü‘nde yazdığı gibi, aşk bitmez, kalır. bırak kalsın zaten. bir insanı vazgeçmek için sevmediğine göre, sevdiğin birinden de vazgeçmek zorunda bırakılmamalı insan. bırak, kalbinin odasına göm ve orada kalsın.

fakat insan unutmamalı, kalpte sadece dört odacık bulunur. gömülerin kalbin istiap haddini aştığı zaman bünyenin kalbi de taş keser. karşısına çıkana acımaz, parçalar, acıtır. oysa kimse bilmez, betonlaşmış her kalp odacığının zemininde, hiçbir zaman unutulmayacak olan bir aşkın adı kazılıdır.

Bugün açılacak bloglara isimler!

Tabii ki de Jazzirti!

Çok çok uzun zamandır blog tutmuyor oluşum tamamen üşengeçliğimden ileri geliyordu. Bilenler bilir, bir dönem dünyanın en pinti insanı olmaya karar verdiğim için tüm hosting işlerimi EVDEN, adını “Operating System Multifunctional Application Negotiator – OSMAN” koyduğum bir bilgisayar üzerinden gerçekleştiriyordum. (YUH)

Sonra ne oldu?
Ben yaşlandım, gürültüye dayanamaz hale geldim ve bir gün çok gürültülü çalışan OSMAN’ın fişini çekiverdim. Zaten profesyonel olarak yazı yazdığım için, kişisel bloguma yeteri kadar vakit harcayamıyordum.

Zaten, arşivi ile birlikte tekrar çalıştırdığım ve gördüğünüz bu blog efendiye baktığınızda, pek de mantıklı lakırdılar etmediğimi anlamak için siberyon olmanıza gerek yok :)

Neyse, aradan geçen 3 kadar koca yılın ardından, fark ettim ki, ben yazmak istiyorum.

Bu sebeple, arşivin buz gibi soğuk sularından gelen merickara.net tekrar yayına girdi.

Bakalım iyi mi oldu, kötü mü oldu.

OSMAN’ı merak edenlere kendisinin şu anki bir fotoğrafını ekliyorum:

OSMAN - Operating System Multifunctional Application Negotiator
Operating System Multifunctional Application Negotiator – OSMAN

Sakin olmam lazım

Çıkcanlı: Acele ettiğini bile bile, acele etmeden duramayan, acelesi yüzünden eline yüzüne bulaştıran, heyecanlı ve bir o kadar aptal, sabırsız kişi. Nam-ı diğer Meriç.

Cem Mumcu’ya Çok Açık Mektup

Dikkat! Bu bir mim‘dir. http://kedikumu.blogspot.com adresinden alınmıştır, Asıl yazarı kedikumu‘dur.

Muhterem Cem Mumcu Bey,

Öncelikle aşure gününüzü kutlarım.

Cem Bey, beni tanımazsınız. Aklına estiklerini arada blog’una karalayan sıradan bir internet kullanıcısıyım. Gizli bir örgüt üyesi falan değilim. Herhangi bir çeteye mensup da değilim. Son birkaç aydır internette olup biten bir takım şeyler benim çok canımı sıkıyor. Sizinle biraz dertleşmek için, canı sıkılan dostlara da bir selam olsun diye yazıyorum bu satırları. Kabul buyurursanız…

Sayın Cem Bey,

Siz beni tanımazsınız ama ben sizi sakalınızdan ve gözlüğünüzden nerede görsem tanırım, unutmam mümkün değil. Doğal akışınına koyverilmiş sıcacık bir sakal şöyle çalımlı bir gözlükle tamamlanmışsa şayet ortaya çıkan muhteşem aromanın büyüsü hepimizi derinden etkiler, işte bilirsiniz… Tarih -yoksa masal mı demeli- kitaplarında resimlerine çokça rastladığımız ünlü simalardan belleğimize düşmüş bir imge olmalı bu ya da şu meşhur ak sakallı dede meselesi…

Söylemesi ayıp; bir Ayşe Arman röportajıyla tanıdım sizi ilk kez. Haklısınız kavgada söylenmez; ama gerçek bu Cem Bey, biz sizi Ayşe Arman’la tanıdık. Hıncal Uluç’tan sonra bu coğrafyaya düşmüş en yetenekli ‘PR Specialist’ olarak hayranlıkla izliyoruz kendisini her zaman. Pek mühim şahıslara ve şöhretlere ara ara cila atma, yeni ürünlerin lansmanını üstlenme, trendleri belirleme ve ülkeye yepyeni şöhretler kazandırmada eline su dökülemez, takdir edersiniz. Siz Ayşe Arman’a kaç kez röportaj verdiniz Cem Bey? Neyse, neyse, özür dilerim, konu bu değildi…

Cem Bey, çok ünlüsünüz. “Ünlülerin psikiyatristi” sıfatını kendinize konduramadığınızı biliyoruz, lakin 5 yıldır gündemden hiç düşmeyerek mütemadiyen ortalıklarda dolaşmanız acaba başka neyle açıklanabilir? Siz medyasever misiniz Cem Bey? Şöhretperver misiniz? Her uzatılan mikrofona hiç sektirmeden “genel bir toplumsal kokuşmuşluk”tan söz açarken, “ünlü olmaya” savaş açmış kıymetli bir aydınımız olarak medyayı bu çirkinliğin neresine konuşlandırıyorsunuz? Yoksa “O beni seviyorsa ben onu daha çok severim” gibi –tövbe estağfurullah- bir Hz. Mevlana düsturunu yanlış idrakin tezahürü müsünüz? N’apıyorsunuz Cem Bey?

Şu sözler size mi ait saygıdeğer psikiyatrist ve ulu yazar Cem Mumcu; “Çok tehlikeli bir durum var, çok tehlikeli bir yere doğru gidiyoruz.” 2007 yılındaki, internetin konuşulduğu Beyazıt Öztürk’ün CNNTürk’deki aynı programında “Ünlü olmak istiyorum. Ünlü olursam işler daha kolay olur, çok para kazanırım. Artık değerler değişti, bunu kabul edin :)” diyerek karşınızda pişmiş kelle gibi sırıtan şaşkın bir kıza “Ben burada bir değer göremiyorum. Ben burda “mış gibi” bir şey görüyorum. Ne yaptığın, neyi doldurduğun, gerçekten neyi bildiğin değil, nasıl göründüğünden başka hiçbir şey göremiyorum ben burada. Bu “as if” gibi bir şey, “mış gibi” bir şey. Çok tehlikeli bir şey. Kimse gerçek değil.” diye devam eden siz değil miydiniz? Cem Bey, iyi misiniz?

Bugün kitapları en çok satan şabalak yazarlar sanki bu ülkenin en iyi yazarlarıymış gibi, tutup da twitter gibi şeytan icadı bir sitede en çok takipçisi olan genç kardeşlerin bir bir kitaplarını basıp, yürü be koçum çekmek de neyin nesidir? Hangi akla, hangi izana, hangi kültüre hizmettir, sizin deyişinizle hangi “idrakin” bir tecellisidir? Berbat bir Türkçe’yle kaleme alınmış, bomboş, ceviz kabuğu gibi katır-kutur, tatsız, izdivaç programı avamlığıyla patır patır ortalara dökülüp saçılan bu çamur gibi metinler ne zamandan beri “yenilikçi kalem, farklı üslup, büyük yetenek!” diye edebiyata itelenir kakalanır oldu acaba? İçeriğin, fikrin, felsefenin, mizahın, aklın olmadığı metinde üslup aramak Nuri Bilge Ceylan Cannes’da büyük ödülü alırken “o nasıl elbise!” diye sataşan kukla kılıklı köşe yazarlarıyla aynı derede yıkanmak değil de nedir? Zât-ı âliniz bunu bilemeyecek kadar cahil olamaz, hayır hiç sanmıyorum. Derin bir merak içindeyiz Cem Bey, tam olarak neler oluyor, bizi aydınlatır mısınız?

İlk göz ağrınız Pucca’nın kadın- erkek ilişkilerine bakışındaki yozluğu, kadını ezmiş, yok etmiş erkek egemen dünyayı legalleştiren/doğrulayan ve bunu kampanyanız gereği aynı yavan çizgide büyük bir gayretle bıkmadan usanmadan sürdüren perişan hallerini, blogunda günlük tutarak eğlenen sevimli bir kız çocuğundan bozarak yarattığınız bu reklam-viral gudubetini; yelpazenizin en aklı başında kalemi Sami Hazinses’i postmodernizmin beyinleri altüst eden ‘ben dalgama bakarımcılığıyla’ bağlamış oluşunuzu; Stevemcqueen’in ne söylemek istediği belirsiz mevcudiyetini, ekmek hamuruna benzeyen vasat zekasını parlatıp ‘ağır abi’ diye pazarlama uğraşınızı kimseler görmüyor mu sanıyorsunuz? Peki ya kitabının arkasına –tövbe estağfurullah!- “Twitter’ın Can Yücel’i” tanımını tescil deyu iliştirirken hiç mi vicdanınız sızlamadı, elleriniz titremedi, uykularınız kaçmadı? Mimarı olduğunuz bu ürpertici tabloya dönüp baktığınızda, 13-15 yaşındaki çocukların “demek bu iş bu kadar kolaymış :)” diye kendilerinden geçtiğini, “demek ne ka’ basitlik o ka’ ekmek :)” hezeyanıyla akıllarını yitirdiğini de mi göremiyorsunuz? Bu nasıl bir iştir Cem Bey, izah ediniz?

Çıkıp da “onlar edebiyatçıyım demiyor ki!” diyerek her şeyi çözdüğünüzü mü sanıyorsunuz? Yoksa siz çocuk mu kandırıyorsunuz Cem Bey? “Koskoca adamsınız, size hiç yakışıyor mu?” Yarattığınız bu garabeti, hikmeti kendinden menkul toplum yönlendiriciliğinizi; alengirli işlerin değişmez PR enstürmanı Cem Yılmaz’ın marka değeriyle yağlayıp bu deli saçması ticarete komisyoncu yazılarak; “Türk yayın tarihinin Erol Köse’si” damgasını alnınızın orta yerine vurdurup Pucca gibi maskeyle dolaşmak mı istiyorsunuz? Söyleyin bilelim Cem Bey; aramızda para mı toplayalım, ne yapalım? Cem Bey, ne istiyorsunuz?

Duyduk ki her ay bir başka twitter gencosunun kitabını basmaya devam edecekmişsiniz. Hayırlı işler Cem Bey helal olsun, basın gitsin… Yalnız, gayeniz tam olarak nedir, kitap basmak mı hesap-kitap yapmak mı, bir yol anlatır mısınız? Yok hayır, servet düşmanı falan değilim, rahat olunuz. Ciddi yazarların bu gereksiz konularda kalem oynatacak ne zamanı var ne de bilgisi. İş yine benim gibi kıskançlıktan kapıları, duvarları tekmeleyen, gözüyle gördüğü maskaralıklar karşısında isyan etmeden yapamayan, çok lüzumluymuş gibi kendini bunlardan sorumlu hisseden tuhaf, zevzek adamlara kalıyor. Aslında ben sizin de bir piyon olduğunuzu düşünüyorum, teori yanılmaz, ama komplo teorisinin sırası değil gerçeklerden konuşalım. Konuşun Cem Bey; gözlüğünüzü önünüze, elinizi vicdanınıza koyup da konuşun. Cem Bey?

İşinize gelince maneviyattan, ahlaktan dem vurup, nedir bu rezillik diye sorulduğunda liberalizmin, pazarlamanın arkasına kaçıp sığınmadan, “oyumu AKP’ye verdim” derkenki kadar açık, “kokuşmuşluk var” derkenki kadar net yanıtlar verin bizlere. Öküzoğlu Yayınları yapsa sizin bu yaptığınızı “eh, ticaret..” der geçerdik belki. Dilinizden hiçbir sohbetinizde düşürmediğiniz “Ben her gece iyi olmak ve idrak için dua ederim, para pul için dua etmem” sözlerinizin kıymet-î harbiyesi bu denli ucuz mudur? Yoksa bu kisve altında kendinize ‘güçlü’ bir imaj edinip ortalığı talan etmek için sinsi planlar içinde miydiniz yıllardır?

Birbirlerinin yüzünü görmemiş, sesini dahi duymamış; en derinlerinden kopup gelen, en içten, en sıcak kelimelerle birbiriyle kardeş olmuş, sevmiş, sevişmiş, aşık olmuş, tartışmış; basit, yalın, tertemiz, kimseden hiçbir çıkarı olmadan yazıp-çizen, güldüren, eğlendiren, ağlatan, o leş medyanıza bileklerinin hakkıyla alternatif olmuş internetin güzel çocuklarının arasına; şan-şöhret-para-pazarlama-viral-ajans gibi hiç akıllarının köşesinden geçmemiş kavramları ‘kitap’ kılığında sokarak, akıllarını alarak, tüm dengelerini bozarak, iftiraların, dedikodunun ateşiyle bu mektup da dahil olmak üzere kardeşi kardeşe kırdırmaya mecbur bırakarak, çeteleşmenin, yalakalığın, yağcılığın önünü açarak; İclal Aydın gibi, Rahşan Gülşan gibi, Serdar Kuzuloğlu gibi isimlerini blog’uma almaktan utandığım insanların çığırtkanlığı eşliğinde icra ettiğiniz bu ahlaksız darbeyi; her gece 40 rekat namaza da dursanız kimseler unutmayacak!

Yanılıyor muyuz Cem Bey, abartıyor muyuz, yoksa hasetten çatlıyor muyuz? Pazarlama zirvelerini –tövbe estağfurullah!- ballı sohbetlerinizle onurlandırıp; tutundurma-konumlandırma-meşhur etme-çok satma konularında dersler verdiğinizi de görüyoruz nicedir, -çok şükür- kör değiliz. Türk Edebiyatı ve Faziletleri bölümünden Digital Marketing’e yatay geçiş mi yaptınız siz? Cevapları mı kaydırdınız, dilekçe mi sundunuz, hay’rola Cem Bey, n’aptınız?

Osman Yağmurdereli çektiği rezil diziler hakkında bir canlı yayında bakınız şöyle günah çıkartıyordu: “Ben bu dizileri evet çektim. Hepsi de kötü işlerdi. Çok paralar kazandım, bu işi bir tek para için yaptım. Bir daha da yapmayacağım, herkesten, tüm Türk halkından özür diliyorum.” Hoş, zamanla yalan olmuş bu sözlerinden sonra aynı tempoda ticarete devam ettiyse de bu sözler size bir ipucu olabilir ümidiyle anımsatmak isterim naçizane. Bu sularda bir yerlerde misiniz? Koordinat verin Cem Bey. Nerdesiniz, nerelerdesiniz?

Mektubuma burada çat diye son verip huzurlarınızdan ayrılırken, kıymetli vaktinizi almış veyahut sürç-i lisan ettiysem tekrar tekrar affınızı diler, uyarına gelirse ruh sağlığım hakkında psikolojik bir teşhiste bulunursanız kulunuzu mest edeceğinizi belirterek, yine aynı canlı yayında o kıza söylediğiniz sözlerinizle, tüm Dizüstü Edebiyat mensubu kardeşlerime sizin aracılığınızla yürekten selam ve sevgilerimi iletirim: “N’olur, size söylemiyorum. İçinde bulunduğunuz durum çok güzel anlatıyor her şeyi. Size dair bir şey söylemiyorum.”

Hürmetlerimle…

Fahriye Abla

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Ahmet Muhip DRANAS

Jquery ile tab nasıl yapılır?

Abi eğer arayüzle uğraşıyorsan bilmen gereken tek bir şey var: jQuery.

Şimdi piyasada bin tane ücretsiz tab hedesi yapan plug-in var. Onlardan bir tanesini seçip çört diye işin içinden de çıkabilirsin. Yapılabilir yani, ama bir süre sonra “easah yeter bea” deme ihtimalin de var. Mesela benim vardı. Hala da var lan. Artık hiç sevmiyorum öyle iki tane tab yapıcam diye bilmem kaç kb’lik javascript’i include etmek falan. Sevmiyorum işte. Kılım. Bir de o plug-inler html’in içine SEKİZGBİNONİKİTÜÇRDÇRKTA tane class atıyor abi. Nefret ediyorum

Bak mesela: En çok kullanılan jQuery UI Tabs plugini ne hale getiriyor class isimlerini:

Bu ne abi? Hepi topu bir tab yapıcaz

Eh tabi durum böyle olunca, tablara istediğiniz stillemeyi yapabilmek için de boşu boşuna vakit kaybediyorsunuz.

O durumda, ne yapmak gerekiyor? Kendimiz yazıcaz. Çok da basit aslında. Tembelliğe alıştırmasaydın kendini şimdiye kadar çoktan öğrenirdin!

Bak bu senin baz alacağın HTML yapısı

Yukarda gördüğün gibi, bir ufak UL listesi içinde #tab1 #tab2 ve #tab3 şeklinde verilmiş bağlantılar ve o bağlantılara denk gelen ID’lere sahip üç güzel divin var. Bu divlerin sınıflarına dikkat: “tab” elbette biliyorsun ki, bu “tab”ların display’i “none” olmak zorunda. Zira gizlenecekler.

CSS’in pseudo class’larını kullanarak div.tab:first-child dediğin zaman, ona da display:block dediğin zaman, ilk tab’inin açık olması gerektiğini browser’a anlatabilirsin. Veya, javascript ile ilk “tab” sınıflı div’e “ona ekle sen css’ten display block” da diyebilirsin. jQuery sağ olsun. Konumuz bu değil, onu sen hallet. Konumuz o ul.tabs altında kalan li’de bulunan a’ya tıklandığında hangi div’in açılacağını anlatmak.

Bunu nasıl yapacağız?

böyle:

<script type=”text/javascript”>
$(document).ready(function() {
$(‘ul.tabs li a’).click( //ul içindeki li içindeki a’ya tıklayıncaaaa
function() {
var target = $(this).attr(‘href’); // burada hangi id’li divi şey edeceğimizi seçtik
$(‘ul.tabs li’).removeClass(‘active’); //daha önce açılan tab’in linkini tutan li’ye “artık sen aktif değilsin sigigigit pasif
$(‘div.tab’).css(‘display’, ‘none’); //açık olan tab’leri kapattık haco
$(this).parent().addClass(‘active’); //tıkladığımız linki tutan li’ye artık aktif sensin haco. kralsın dedik.
$(target).css(‘display’, ‘block’); //target olarak belirlediğimiz divi görünür kıldık
}
);
});
</script>
bundan sonra da, yapacağınız şey o “active” ler o pasifler artık nasıl görülecekse. onu şey etmek haco. hadi kolay gelsin.
(tamam
$(document).ready(function() {
$(“#tabs”).tabs();
});
demek işin içinden çıkmak da kolay ama… sevmiyorum be abi. Kendin yapınca daha güzel geliyor.)
ps: jQuery’yi include ettirmeden bi boka yaramaz kod. Bir de test edip yazmadım, ama genel mantık bu. Patlarsa benden değil. Mesuliyet kabul etmem. Canım sıkılıyodu yazıverdim. Hıh.
Kıçım iki karat.