Author: Meriç

Uzak

Benim için başımı yastığa koyduğumda aklımda kalan son fikir olman seni sevdiğimin tek ve gerçek göstergesiydi. Ne yapsam ne konuşsam, ne söylesem ne dinlesem, ne olursa olsa seni seviyor olduğumun tek kanıtı seni düşündüğümde hayatta olduğuna şükretmekti.

Senden uzaklaşıyorum ve bu her seni düşündüğümde içimden bir parçayı daha kopartıp alıyor.

Ve sen buna izin veriyorsun.

SHE

Uyuyamıyorum. Aklıma düşüyorsun, yüreğime iniyorsun, ruhuma çöküyorsun. Severken ayrı düşüyorsun, kendime lanet okuyorum.

Uyuyamıyorum.

Seni
Hak
Etmiyorum.

Kırmadan sevmesini bilemedim

Biliyorum, yazmamam gerekiyor. Biliyorum, seni sevdiğime her inandırdığımda/inandığında bir şey görüp, bir şey bulup daha çok üzüldün benim yüzümden, yine biliyorum, seni düşünmemek için yaptıklarımı “hayatına devam ediyorsun üzülmüyorsun işte” diye algılayacaksın yine, yine biliyorum, seni üzeceğim istesem de istemesemde, bu karşı konulmaz kısır döngü yüzünden ağlayan sen olacaksın.

Ama seviyorum be seni kızım. Bugün her düştüğümde sen geldin aklıma, “burda olsa izlese içi kopardı canım yandı diye” diye düşündüm, oysa yaptığım şeyi öğrenmek için düşmek, o acıyı tadmak gerekiyor Seren.

Keşke beni öğrenirken o acıyı tadmasaydın, ama ben böyleymişim işte Seren. Üzmeden sevmesini bilmeyen, kırmadan toplaması gerektiğini anlamayan, yakmadan söndürmesini başaramayan bir salakmışım.

Çok üzdüm seni Seren. Ve çok özledim.

O

O,
Unutamayacağım yüz olabilir,
Hazinem ya da ödemem gereken bedel olabilir,
Aynı anda yüzlerce farklı şey olabilir.
Her günü bir cennete ya da cehenneme çevirebilir,

Kalabalığın içinde hep çok mutlu görünen ya da,
Ağlarken kimsenin görmediği olabilir.
Sürmesini umut edemediğim bir aşk,
Geçmişin gölgesinden gelen huzur olabilir.

Hayatta kalmamın nedeni veya,
Ellerinden tadacağım ölüm,
Hayallerimin aynası,
Hayatımın anlamı olabilir.

Nereye giderse gitsin, orada olmam gereken olabilir.

Feeling good

Yüksekten uçan kuşlar nasıl hissettiğimi nerden bilecek? Hiçbirine bir şey anlatmadım ki.
Aydınlığı gökyüzüne yayan güneş, sen de bilmezsin.
Fakat tenimi okşayan serin rüzgâr, sana nasıl fırtınalar kopardığını muhakkak söylemişimdir.

Yine de bugün yeni bir şafak,
Yeni bir gün
Yeni bir şans benim için,

Ve onun için iyi olmasını istiyorum…

Constantly thinking about you

Twitter’ın “yeni tweet” butonunun orta çağda mürekkebe batırılan “Kuş Tüyü” olduğunu fark edecek kadar algılarımı açtım ama, halen “I’ve been thinking too much about you” modundayım.
Şu aralar dinlemeden duramıyorum kendisini.

I’ve been thinking too much about you
I’ve been staring at the floor
I’ve listened to all the tunes that I love
But made me feel quite blue

Dinozor ve 12 bebeler

Rüyamda yazlık evin bahçesinde konuşan dinozorun teki doğum yapıyordu. Ama böyle sağa sola koşturup kusar gibi sesler çıkarıp 10-12 tane yavru doğurdu. (Yumurta değil) bi de hanfendi “Akşama arkadaşlar alıp bira patatese gidicez çabuk doğun” diyordu veletlere. Veletler ıngar çıngar doğuyor böyle. 12 tane falan.

Götüm artık nasıl açıkta kaldıysa.

Bu arada rüyanın ana konusu dinozor ablamız değil. Kanser ilacı olarak kullanılacak Vişne reçeli. Refika’nın organik sirke yapımı videosunu gönderen arkadaş, bunun müsebbibi sen olabilirsin.

Annem üzülüyor “ya kızı yalnız bırakıyoruz 12 bebeyle” diye. “Ulan anne alet dinozor lan buradan kaçması gereken biz değil miyiz” diyemiyorum. “Dinozor abla bi ihtiyacın var mı” diyorum.

“Dedim ya arkadaşlar alacak bira pattis yapcaz, keyfim yerinde” diyo yine… 

Canım bira patates istiyo galiba?!

Neyse işte evi kitledik bindik arabaya geldik İstanbul’a. Annem yol boyunca bahçedeki çiçekleri yemeseler Zekeriya diyip durdu babama. Bi yandan da 1500 lira verip vişne reçeli almışım (mayalanabilir bi reçel). Kanseri iyileştiriyormuş. Kanser hastalarına bağışlayacağım. Reçeli…

Eczacı bi arkadaşa (Oytun) soruyorum “La bu reçelin 200 gramı niye 1500 lira” diye. Anlatıyor işte organik kalan son şey buymuş. Organik mayalanmış reçelin içindeki şeker kanser hücresini öldürüyormuş. “Lan kimi skiyosunuz reçel mayalanmaz kaynatılır üstüne şeker konur” diyemiyorum. Bi bildiği vardır diye. Ortalama bi senede tüm kanser hücrelerini öldürüyormuş reçel. Her kahvaltıda yenecek ama.

Sonra gıda mühendisi bi arkadaşla inceliyoruz reçeli. Cidden kaynatmadan yapıldığını, mayalandığını keşfediyoruz. Ama Bayer ibnesi tekrar mayalanmasın diye genetik kodlama yapmış. Genetik mühendisi arkadaşla çözüyoruz olayı. Bir kavanozdan tonlarca yapıp beleşe dağıtıyoruz. Kanser bitiyo dünyada.

Bizim dinozor abla o ara nası oluyosa kanser oluyor. Reçelden yediriyoruz. 12 bebesi “Allah ne muradınız varsa versin” diye sağlığımıza dua ediyor. Sonra Bayer’in yönetim kurulunu yiyorlar. Çıtır çıtır böyle, afiyetle.

Televizyonda ant içiyorlar “elindeki teknolojiyi bedavaya insanlık hizmetine sunmayan kim varsa yiycez” diye. Dosta güven, düşmana korku salıyorlar.

Yemin ederim hayatımda ilk defa böyle fantastik rüya gördüm. Götüm nasıl açıkta kalmış öyle böyle belli değil.

Soichiro Honda’nın Öyküsü

1938 yılında, Bay Honda henüz okulda öğrenciyken, sahip olduğu her şeyi bir küçük atölyeye yatırmış, piston ringleri konusunda kendi kafalarında var olan fikri geliştirmeye koyulmuştur. Çalışmalarını Toyota şirketine satmak istediği için gece gündüz çalışmış, dirseklerine kadar yağlara batmış, o atölyede yatıp kalkmış, sonuç alacağına olan inancını hiçbir zaman yitirmemiştir. İşini sürdürebilmek için karısının mücevherlerini bile rehine koymak zorunda kalmıştır. Ama sonunda piston ringlerini tamamlayıp Toyota’ya sunduğunda, bunların Toyota standartlarına uymadığı söylenmiştir. Onu gerisin geri iki yıllığına okula yolladıklarında, öğretmenleriyle arkadaşları ona gülüp durmuş, tasarımlarının çok saçma şeyler olduğunu söylemişlerdir.

Ama o, bu tecrübenin acısına odaklanacağı yerde, amacına olan konsantrasyonunu sürdürmüştür. İki yıl daha geçtiğinde, Toyota ona hayalindeki anlaşmayı sunmuştur. İhtirasıyla inançlarının sonuç verişi, ne istediğini bildiği, eyleme geçtiği, nelerin iyi sonuç verdiğine dikkat ettiği, istediğine ulaşıncaya kadar yaklaşımını sürekli değiştirdiği içindir. Ama o sırada ortaya yeni bir sorun çıkmıştır.

Japon hükümetinin savaşa hazırlandığı günlerdir o günler. Fabrikasını kurmak için ihtiyacı olan betonu ona vermemişlerdir. Peki, o vaz mı geçmiştir o zaman? Hayır. Bunun ne büyük haksızlık olduğuna mı konsantre olmuştur? Rüyasını ölmüş mü saymıştır? Asla. Yine tecrübelerini kullanmaya karar vermiş, başka bir strateji geliştirmiştir. Ekip arkadaşlarıyla birlikte, kendi betonlarını yapabilecekleri yeni bir süreç geliştirmiş, fabrikasını öyle kurmuştur.

Savaş sırasında o fabrika iki kere bombalanmış, imalat tesislerinin önemli bölümleri mahvolmuştur. Honda’nın cevabı ne olmuştur o zaman? Ekibini toplamış, ABD ordusunun fırlatıp attığı benzin tenekelerini biriktirmeye koyulmuştur. Bunlara “Başkan Truman’ın Armağanları” diye isim takmıştır, çünkü niyeti o tenekeleri kendi imalatında hammadde olarak kullanmaktır. Savaş sırasında Japonya’da bu tür maddeler bulunmamaktadır. Sonunda bütün bunları arkasında bıraktığında, bu sefer de bir deprem, fabrikasını yerle bir etmiştir. Honda da o sırada piston operasyonunu Toyota’ya satmaya karar vermiştir.

Savaştan sonra Japonya’da korkunç bir benzin kıtlığı başladı. Bay Honda ailesi için yiyecek alışverişine bile arabasıyla gidemez oldu. Sonunda çaresizlik içinde, bisikletine küçük bir motor taktı. Hemen ardından komşuları, “Bize de öyle motorlu bisiklet yaparmısın?” demeye başladılar. Bir, iki derken sonunda Honda’nın elindeki motorlar tükendi. O zaman, yeni icadı için motor yapacak bir fabrika kurmaya karar verdi, ama ne yazık ki elinde sermaye yoktu.

Tıpkı daha önce yaptığı gibi, bu sefer de ne yapıp yapıp bir yolunu bulmaya karar verdi! Japonya’daki 18.000 bisikletçi dükkanına birer mektup yazdı, icadının getireceği hareketlilikle Japonya’ya yeniden hayat verebileceklerini söyledi. İçlerinden 5.000 tanesi ona istediği sermayeyi vermeye razı oldu. Yine de, yaptığı motorlu bisikleti ancak azimli bisiklet severlere satabiliyordu, çünkü bunlar çok kocaman, çok ağır şeylerdi. Bunun üzerine son bir değişiklik daha yaptı. Çok daha hafif, küçük bir motorlu bisiklet modeli yarattı. Adını “Super Cub” olarak seçti.

Bir gece içinde başarıya ulaştı. Kendisine İmparatorluk Nişanı verildi. Daha sonra motorlu bisikletlerini Avrupa ve Amerika’nın yeni kuşak çocuklarına yönelik olarak ihraç etmeye girişti. Yetmişli yıllarda da, o kadar tutulan otomobilleri ile ortaya çıktı.

Bugün Honda şirketi, ABD ve Japonya’da 100.000 kişi çalıştırmaktadır. Japonya’nın en büyük oto üreticilerinden biri sayılmaktadır. ABD içindeki satışları da Toyoto’dan fazladır. Bu başarı, bir tek adamın, koşullar ne olursa olsun, bir karara sürekli bağlı kalıp onu uygulamaktaki değeri ve gücü anlaması sayesinde gerçekleşmiştir.

ANTHONY ROBBINS/İçindeki Devi Uyandır

1991 yazıydı

Tabi el kadar çocukken farkında olmuyorsun, sadece bir tatildesin sanıyorsun. Ne de olsa orada bir evin var.

Meğer annenle baban ayrılmış, annen almış seni ve kardeşlerini götürmüş genç kızken aldığı, 550 kilometre ötedeki evine. Anlam veremiyorsun, “hiç kullanılmayan bu eve, sadece yazın gitmek için neden kışlıkları da getirdin?”

Sezen Aksu’nun Gülümse’si yeni çıkmış. Annen sürekli dinliyor, sen de haliyle dinliyor oluyorsun. O kadar kaset varken sürekli onu dinlemesi, ama özellikle bir şarkıyı sürekli başa sarıp dinlemesi.

Sonra bir gün baban geliyor, yaz tatili bitiyor. Yine anlam veremiyorsun, çünkü yaz tatillerine baban hiç gelmez. (Şaka etmiyorum, babam hiç yaz tatili yapmamıştı bizimle).

Bir sonraki yaz ve her sonraki yazda, babanla birlikte tatil yapıyorsun.

 

Bütün bunlardan aklında şu kalıyor: 1991 yazının ne kadar güzel, ne kadar müstesna, ne kadar “Sezen Aksu” bir yaz olduğu.

 

Günaydın!

Buraya yazmıyorum içimdekileri ne zamandır. Unuttuğumdan daha ziyade, yazmak istemediğimden. Şu an içimdekileri dökmem lazım, çünkü “hayatın devam etmesi” çok boktan.

Hayat nasıl devam ediyor yahu? Hayattan tad aldığın anlarda yanında olan(lar) yokken, hayat nasıl, niçin devam ediyor? Tadsız hayat mı olur?

İletişim “0”a inmiş olsa, hatta 5 yıldır hiç konuşmamış, karşılıklı karpuz suyu içmemiş olsan bile her şeyin “ilk”ini yaptığın insan(ları)ın artm hayatta olmaması daha çok yalnız ve çaresiz hissettiriyor. Hani derler ya, gitmesen de kalmasan da orda uzakta bir köy olduğu yeterli olmuyor muydu?

Oysa ilkokuldan lise bitene kadar her okul çıkışında gidip bi karpuz suyu, bulamadın limonata içerdin.

Hele ki bu insanlar sana sabi sübyan iken “zalambOdOnt” demene neden olanlarken.

Vay anasını ya! Cidden yaşlandıkça yalnızlaşıyormuş insan ama kimse bize herkes öldüğü için olduğunu anlatmamış bunu.

Baktıkça içim acıyor. Son bir kez görmüş olamamak fena koyuyor. Sonucu değiştirmeyecek olsa bile son bir kez görmüş olmak istiyorum resmen. Aklım allak bullak, gidişatım kötü. Ait olduğum ilk “çete” artık ilelebet yok.

Babam çocukluk arkadaşlarından bahsederken gözleri parlar, onlarla bir araya geldiğinde çocuklar kadar şen olur gözlerinin içi. Benim çocuklarım beni o şekilde göremeyecek. Bunu nerden düşündün deme, bunlar karıştırıyor aklımı şu an.

Çorbaya döndüm.