Author: Meriç

Bu konuda çok ciddiyim.

Ansiklopedik olmadığı sürece bir şeyi okumayı hiç sevmiyorum. Okuduğum şey, anında bilgi olarak dönmeli bana.
Sırf bu yüzden akademik metinleri de sevmem. Zengin görünsün diye uzattıkça uzatırlar konuyu; derinlemesine analiz yapar gibi görülür ama aslında onlarca sayfa arasında anlattığı hiçbir şey yoktur. Bilgi kırıntılarını cımbızla seçmek zorunda bırakılırsınız hep.

Özellikle ders kitapları, şişirilmiş yorumlardan ibarettir. Ders kitaplarında sayfalarca şey okuyup, hiçbir şey öğrenemediğimden, o boş sayfalardaki bilgi eksikliğinden dolayı ders çalışmayı hiçbir zaman sevmedim. Bu yüzden derslerim hep kötüydü. Onların yerine hep ansiklopedi okudum liseden mezun olana kadar.

Birileri, benim gibi düşünüyor mudur acaba?

Best Buy Türkiye’de (Mavi Tişörtlüler geldi!)

Best Buy, iki seneyi aşkın pazar araştırması ve fizibilite çalışmasının ardından, tüm konumlandırması ve çalışan altyapısı incik cıncık planlanarak Türkiye pazarına sonunda girdi.

Best Buy, Avrupa’daki ilk mağazasını İzmir’de açtı açacak, şu an Balçova’da büyük bir telaş ve heyecan var biliyorum.

Dünya’nın en büyük tüketici elektroniği perakandecisi Best Buy’ın toplamda 9 markası ve 155 binden fazla çalışanı bulunuyor. Firmanın müşteri ile doğrudan etkileşime giren çalışanları ikiye ayrılıyor, Mavi Tişörtlüler ve Geek Squad. Geek Squad çok daha rafine teknoloji bilgisine sahip, hazırcevap ve her konuya hakim her mağazada mağazanın en merkezi konumunda bulunacak, işi satış olmayan, tüketicinin en kazık sorularına cevap vermek olan bir ekip. Mavi Tişörtlüler ise bilindik sıradan satış danışmanlarından çok farklı olarak, müşterinin ihtiyacına uygun ürünü seçmesi için yardımcı olmak üzere yetiştiriliyor.

Yani Mavi Tişörtlü’lerin amacı size pahalı olanı satarak primlerini doldurmak değil, ihtiyacınız olanı satın almanızı sağlamak ve satın aldığınız ürün konusunda sizi bilgilendirmek.

Bu günümüzde hemen her teknoloji marketinde duymaya alıştığım “o reyonla ben ilgilenmiyorum diğer arkadaşlara sorun” cümlesinin soğuk gerçekliği karşısında tokat gibi yükseliyor.

Firma zaten daha web sitesiyle esasen ne kadar farklı olduğunu gösteriyor. Yabancı sermayeli rakiplerinin aksine, bir katalog sitesi yerine, tüketiciye bilgi veren tonla makaleyle dolu şekilde yayına başladı bestbuy.com.tr. Gamers Club adında kurmaya hazırlandığı ve Türkiye’li oyuncuların kalbini 12’den vuracak planların yapıldığını bildiğim bir oluşum bu.

Global pazardaki birikimini Türkiye pazarında nasıl kullanacağını ve elde edeceği sonuçları sabırsızlıkla bekliyorum. Umarım, akıllarından geçeni yaparlar ve yine umarım, başarıları Türkiye’de teknoloji tedarikçilerinde kemikleşmiş “ürünümü satarım, bilançoma bakarım” zihniyetine büyük bir balta vurarak genelin kalitesini yükseltir.

Bu arada, söylemeden duramayacağım. Alienware’i getirdiler. Slingbox’u da getirdiler. Helal olsun. N810’u da getirirlerse tüm Geek’lerin kalbini yiyecekler.

Afiyet olsun ne diyeyim.

Aidiyet

Bin beşyüz farklı yerde farklı şekillerde dile getirdim muhtemelen, bir daha dile getireyim. İnsanın hayata bağlı kalmasının en önemli nedeni bana göre aidiyet. Bir şeye ait hissetmeye çalışıyoruz, bir takıma, bir partiye, bir düşünceye, bir kadına, bir anneye, bir babaya kardeşe, arkadaşlara, sosyal statüye… Hiçliğe düşünce sigaraya, içkiye, uyuşturucuya. Hiçbir şeye ait hissedemediğimizde uyku hapına, ipe, boşluğa, rüzgara, mermiye… Bu “ait” olmanın en kolay yolu, şehire ait olmak. Çünkü şehir senin aidiyetini asla reddetmez. Ama kadın eder, anne veya baba eder, uyuşturucu eder, hatta mermi bile eder. Ama şehir asla aidiyetini reddetmez. Yapamaz çünkü, senin gibi çaresiz milyonlarca insandan beslenir şehir. Ben şehire ait olmak yerine bir kadına ait olmayı yeğlerım. Gerçi hoş, aidiyetimi kabul eden kadın daha çıkmadı ortaya. (Depresyonlarda bu hafta)

zalambOdOnt nedir hacı?

<entry title=”zalambodont” id=”8696823″ date=”2005-12-15T14:04:36.890″>
ilk olarak 92 yilinda izlenmis olan tazmanya canavari isimli cizgi filmin “mom’s and taz’s” isimli bolumunde gordugum ve o zamanlar yasimin verdigi yanilsama yuzunden “zalambodont” olarak algiladigim zalambdodont tabirinin yandan yemis hali.

bahsi gecen cizgi film bolumunde ortaya ¢ikan turlu aksilikler yuzunden taz ve otel isletmecisi isvereni bir cukura duserler, turlu tabu sudur budur oyunlarindan sonar scrabble oynamaya baslarlar. isveren kadin oyuna zalambdodont yazar ve bu tabirin “bir cins kostebegin azi disi dizilis sekli” oldugu ortaya ¢ikar. bu denli kucuk yasimda benimsemis oldugumdan oturu, typo oldugunu bile bile sozlukten her ucurulusumda inatla tekrar bu nick’i alma sebebim budur. ve evet kendisi sozlukten 3 ya da 4 defa ucurulmus olan eski bir yazardir.

2004’un son donemlerine kadar nerede olduguna bakmaksizin hoplayan, ziplayan kendinden gecen cilgin bir insandi. artik duruldu. kucuk ve kimine gore “onemsiz” olan her seyi takardi, kimseye “gecirmek” “ayar vermek” “satasmak” gibi tavirlar sergilemedigi icin ayni seyi kendisi icin de isterdi, sozluk icinde yazar hakkinda bolumunde yazan altinci nesil yazar ibaresini de takardi, ondan da vazgecti. insanlarin hepsine “ne olduguna bakmaksizin” sicakkanli davranirdi, bunun bir hata oldugunu gordu bundan da vazgecti sonra.

su anda okudugunuzu ise sozlukte yazmaya devam etmek icin degil bes yila yakin bir sure zarfini “tamamen” sozlukte gecirdigi icin bir vefa niyetine “account”unun sozlukte bulunmasi gerektigini hissettigi icin yazdi. tanidigi insanlarin en mukemmellerini sozlukte tanidi, ayni sekilde hayati boyunca bulasmak dahi istemeyecegi kadar ezik ama disariya saldirarak ezikligini ort-bas etmek icin var olan; uzun birseyler yazdigi zaman bir bok oldugunu zanneden, sozlugun asil “veri bankasi” donemlerini yasamadigi halde oturup “sozluge bir katki yaptigi yok, tek istedigi ilgi cekmek” diye kuyrugundan cekilmis kedi misali sahsima saldirmaktan cekinmeyecek ve daha once “warm to everyone” olan kisiligimi “aminiza koyayim sizin gibi insanlarin” moduna cevirebilecek kadar “basarili” insanlari da sozlukten tanidi. daha doğrusu bu tarz düsük yasam formlarinin olabileceginin farkina vardi. satasmalara müsait bir insan degildir. cunku cabuk parlar, kolay alev alir. ama hicbir zaman “o konu kapandi” gibi bir laf soylerken “tehdit” eden bir insan degildir. bisikleti sever, dans etmeyi de. bilgisayar basinda saatlerini gecirebilir ama yemek yemeyi asla unutmaz.

paranoyaktir, sozlukten son ucurulusunun sebebi de muhtemelen paranoyasidir. bundan sonra ise sozlukten ucurulacagini simdilik tahmin etmedigim yazardir. cazin her turlusunu sever, 85’ten once olmus olan olaylar ilgisini ceker. her konuda az da olsa bilgisi vardir. cocuklugunu ansiklopedi okuyarak gecirmistir ne de olsa. ismi meric, soyismi kara’dir. 21 haziran 1983 iskenderun/hatay dogumludur. bir donem ukte olarak karsisina cikan iki metrelik bir zenci sevgilisi asla olmamistir. ama iki metrelik, zenci, ve mataralara su koymaktan hoslanan bir dolu arkadasi vardir.

/evet, sozluk backup’ımı buldum/

ntvmsnbc’den neden ayrıldım.

Bugün aynı soru tekrar soruldu, “abicim işine karışmak gibi olmasın ama, medyayı bırakıp kodculuğa geçmek ne kadar doğru” şeklinde.

Bu sorunun cevabını vermek lazım. ntvmsnbc’de gerçekten çok mutluydum, çalışma arkadaşlarım muhteşemdi, NTV zaten apayrı bir ekol. Bir gazetecinin çalışabileceği en iyi kurumdur Doğuş Yayın Grubu. Böyle bir yerden ayrılmak ise gerçekten verilmesi zor bir karar. Ancak, benim karakterim biraz, -Oray Eğin’in deyişiyle- “LOUD”, McCann’den iş arkadaşım Tolga Hırsova’nın deyişiyle de “Ritmi bozuk”.

Herkes sabit bir ritmle tik tak işleri götürürken, ben tak tik şeklinde ilerliyorum, bana profesyonel hayatımda sorun yaşattı mı? Hayır. Şu güne kadar yaptığım hiçbir işi eksik bitirmedim. İsteyene sorabilirsiniz. Zaten bazı sosyal medya guruları gibi çalıştığım her işten kovulmamış olduğum da profesyonel karakterimin oldukça sağlam olduğunun bir göstergesi olsa gerek. “Yenilikçi, birleştirici, blog yazarı” gibi “yaptığın yenilik nedir” veya “neyi birleştirdin sen”, “iyi ama blogunu da sürekli güncellemiyorsun ki yavrum”  gibi sorulara cevap veremeyecek insanlar gibi yalan sıfatlarla dolaşmıyorum. Yaptığım belli, eserlerim belli. Yani bu konuda bir sıkıntımız yok. Ancak bu bozuk ritm, karşımdaki insanların beni anlamamasına, anlamadığına da hemen etiket yapıştırmasına neden oluyor. Read more

Ama ben rüzgarı sürmek istiyorum!

Dışarda iyiden iyiye lodos kendini gösteriyor. Kendisi çıldırmış durumda. Ben iyiden iyiye rüzgarı sürmek istiyorum yüzüme.

Arkada Last.fm Black or White ile günümü gün ederken, ben Macaulay Culkin olmayı ne kadar çok istediğimi hatırlıyorum :D

Kafam yamuk yumuk lan, herifin bi kere kafatası yumurta gibi en bilmediğin. Herif klipte ne güzel rap modunda takılıyordu. Şirin adam lan.

Dün Year One’ı izlemeye kasarken, Full HD görüntünün Osman’a göre olmadığını tekrar kanıtlamış oldum. Bir kısım gelişmeler sayesinde belki önümüzdeki yıl için enteresan açılımlara gark olabilirim. Bir de işyerinde ilk defa aradığım huzuru buldum.

Daha önceki çalıştığım yerlerdeki insanlarla da aram iyiydi, oldukça da güzel ekiplerle çalıştım ama, bu ekibin güzelliği bir başka. Ortamın IQ seviyesi yüksek olunca olay farklılaşıyor tabi. Kendini aptal hissediyorsun.

Kendimi aptal hissetmeyi özlemişim. Bir de. Evet, kafam açılmaya başlamış :(

Tork canavarı Ducati Monster 620 Dark

Siz de bir gün benim gibi tork canavarı ve kıpraşmayı titreşmeyi seven bir makineye (Ducati Monster 620 Dark) sahip olmak isterseniz benim deneyimlerimi göz önünde bulundurabilirsiniz

Sabrın sonu selamet.
Canozor lakabını taktığım (Hatta isim soyismi var, Dük Canozoroğlu) motosikleti satın aldığımda, üzerinde fabrikadan çıktığı zamandan beri değiştirilmemiş (yani gevremiş, sertleşmiş) lastikleri vardı. Haliyle yol tutmayan bu lastikler, kalkışlarda büyük problem yaratıyordu. Birinci haftanın sonunda “stop etmesin, ama kaymasın da” diyerek kılı kırk yararak yaptığım kalkışlar nedeniyle toplamda 238 defa stop ettirdim kendisini. Yeni lastik terciğimi Michelin Pilot Road 2‘den yana kullandım. Sonuç mükkemmel, ortası orta-sert, yanakları yumuşak bir lastik olduğundan kısa sürede ısınıp tam performansı veriyor ve fakaaaat. Son günlerde fark ettiğim üzere  (motosikleti de tanıdığım için artık) kalkışlarda biraz daha cesur ve agresif olmamın da etkisi olabilir, bu cihaz yine de patinajlara geliyor! Hiç affetmiyor. Neyse ki çok dengeli, çabuk toparlıyor. Özellikle kalkış sırasında “gazı kapatmak” çok yanlış. Sabrın sonu selamet, 3 saniyede değil de 5 saniyede 100km/s hıza çıkın. Ölmezsiniz :) Read more

Selam bilgisayar, nasılsın?

İlk bilgisayarıma kavuşma hikayem komiktir, hatırladıkça gülesim geliyor bak. 95’in yazında bitim kanlanmış, babama bilgisayar bilgisayar diye tutturmuştum. O sıralar Devlet Malzeme Ofisi’nin Siemens Nixdorf satışları vardı, onlardan birini evimizde her daim duran katalogdan beğenmiş ve babama göstermiştim. “Aha da bu” demiştim. Ve fakat, İskenderun’da DMO olmadığından ötürü, bunun Adana’dan alınması gerekiyordu. Nedense Adana’ya bu iş için asla gidilmedi. İlk bilgisayarımın kavga dövüşle peşinatı benim tarafından ödenerek alınan ilk vitesli bisikletle aynı kaderi paylaşacağını düşünmemiştim pek.

Her neyse, Adana formülü patladığından ötürü, İskenderun’dan satın alınabilecek bir nesne üzerine yoğunlaşmaya başladım. O sıralar İskenderun’da sadece Escort Bilgisayar’ın satış merkezi bulunuyordu. Ondan da bilgisayar almak, deveye hendek atlatmaktan çok daha öteydi. Öyle ki, sonunda pestili çıkmış olarak babam bir motosiklet mağazasının önünden geçerken. “Vazgeç oğlum bilgisayardan, sana motosiklet alalım” demişti. Gözlerimdeki parıltıyı görmeniz gerekiyordu. (Sanki ben gördüm de anasını satayım, yazmadan edemedim bu cümleyi) Zaten sonra bana ait olan ilk bilgisayara 99 yılında kavuştum. Acer Aspire’ın P3 500 MHZ ve 64 MB RAM’e sahip olan bir modeliydi. Dur lan 99’muydu acaba hakkaten? Oralar biraz muallak.

Anlayacağınız, lise hayatımda evimde pek bilgisayarım yoktu. Ancak lise 2-3 sırasında bilgisayar ve Future.NET teknolojisini evde kullanabildim, arada e-pack’i de unutmamak gerekir. Hatta evdeki odamın kapısında hala “Türkiye’de İnternet=Superonline” sticker’ı duruyordur muhtemelen. O odaya da 3 yıldır falan uğramadım neredeyse. Orada da babamın baskıcı rejimi nedeniyle, bilgisayarın kutusu annemlerin odasında dururken, kasası çalışma masamın altına konuşlandırılmış, monitörü de ayaklarımı uzattığım sehpanın altına gizleyip, üzerine de örtü çekerek saklamıştım. Geceleyin bir saatte uyanıp, yıllardır dışarda, arkadaşların evinde veya internet kafelerde, olmadı babamın müdürü olduğu okulun laboratuvarında yaptığım gibi çeşitli BBS, IRC gibi serüvenlere devam etmiş, hatta şu an hiç kontakta olmadığım Aylin hanımla tanışmama vesile olan küçük çaplı web sitesini geliştirmiştim. Oha ulan. Çok eğlenceli ve stress dolu günlerdi. CRT monitörün ışığı belli olmasın diye, kapının üstüne çarşav geçirir, alttan çıkacak ışığı da çeşitli havluyu kapı eşiğine sıkıştırarak şey ederdim. Peki sonra ne oldu? Bütün bu yan aktiviteye rağmen İstanbul Üniversitesi’ni kazandım.

O bilgisayar, İstanbul’a taşındığımda benimle birlikte geldi, ancak iki üç ay sonra yurda yerleşince, otomatikman İzmir’e, ablama hizmet etmek üzere gönderildi. İşte o dönemlerde, (2001-2003 arası) bilgisayarsız, motosikletsiz bir genç olarak, hayatında en büyük yer kaplayan iki şeyden yoksun bir birey haline geldim. Bu durum, kendimi ek$i sozluk zirvelerine vermeme neden oldu. Harbiden yapacak bir şey yok lan, düşünsene. Ne elinin altında bir bilgisayar, ne sıkıldığında gazlayabileceğin bir motosiklet. Oha!

Resmen bir sosyal patlama ve ne olduğunu şaşırmışlıkla 2002’nin Ocak ayından başlayarak, 2005’in Kasım’ına kadar yapılan her zirveye -literally- katılım sağladım. Hatta sadece İstanbul’dakiler değil, İzmir ve Ankara’da yapılan yarı gigantik ve gigantik zirvelerin hepsinde bir adet fotoğrafım görülebilir. İnanmayanlar gelsin evimde konuğum olsunlar, arşivin tozlu raflarından çıkaracağımdır. Ah, pardon yapamıyorum.

İşte, o boşluk var ya, o 2001 yılında başlayan ve bir uyuşturucu gibi etkisini 2005’e kadar taşıyan, bilgisayarsızlık ve motosikletsizlik boşluğu, şu an yarım yamalak da olsa bende etkisini gösteriyor. 8 Ağustos Cumartesi akşamı, iPhone’umu önce şarj cihazına, sonra da ses sistemine bağladığım sırada, yastığımın altına koyup, düşük ses seviyesinde müzik arşivimi dinlemeye başladığım sırada hiç tahmin etmemiştim ama, ertesi sabah odamda hiç tanımadığım bir erkekle uyanana kadar hiç hatırlamadığım -bilgisayarsızlık- boşluğuna düşeceğimi bilemezdim tabi. Acaip bir psikoloji, ne yapacağını şaşırıyorsun. Hatta adamların peşinden koşturuyorsun. Ohannez.

O zamandan bu zamana evde kullanabileceğim adam gibi bir bilgisayarım yok, sadece merickara.net’i host eden Osman (P4 3,2GHZ HT, 2GB RAM, 256MB Nvidia Quadro NVS ekran kartı) ve bir adet Philips 42 inç televizyona sahibim artık. Ve emin olun, monitör olarak bir LCD TV kullanmak hiç eğlenceli değil.

Neyse ki açılan boşluğu dolduracak bir çift tekere sahibim. O da olmasa, galiba şu yaşımda kafayı yerdim. Uzun bir süre bilgisayar satın almayı gerçekten düşünmüyorum, çünkü evde bir bilgisayar olmayınca, ne kadar çok süreyi kendime ayırdığıma hayretle bakıyorum şu an.

Merhaba, ben Meriç. 26 yaşındayım, boş zamanlarımda Ducati’m ile gazlıyorum. Bilgisayarım yok ancak, bir reklam ajansında ön yüz geliştirici (front-end developer) olarak çalışıyorum.