Conor Pierce’i tanıma partisindeydim

Dün akşam benim için sonu sabaha karşı 4 buçukta bitecek bir lansman partisindeydim. Volkan (adam olan), eşi Güneş ve Attila ile oldukça verimli bir akşam geçirdik.

Aslında parti Nokia 5800 için düzenlenmişti. Telefonu zaten görmedik yer kalmamıştı gerçi, bu yüzden ben, Volkan ve Attila için aslında parti beşbin sekizyüz lansmanı değil Imfred de Jong’a Hoşçakal, Conor Pierce’a merhaba deme partisiydi.

Imfred için de, Conor için de bir terfi yaşanmış Nokia yapılanması içinde. Imfred artık Nokia Avrasya’nın satış operasyonlarının yetkili ağızı olması beni oldukça mutlu etti. Kendisiyle öyle ikili ilişkimiz olmasa da, Türkiye gibi dinamiklerin tamamen ilişkilere bağlı olduğu bir pazarda oldukça başarılıydı bana göre. Bayilerle arasını çok çok iyi tutuyordu bu durum onu oldukça başarılı kılan -bence- birincil etkendi.

Conor’u hiç tanımıyorum, ancak duyduğum kadarıyla adamcağızın Türkiye pazarıyla ilgili hiç bilgisi yok henüz. Nasılsa işin başına gelmeden blogcuları takip edip 5800 (kendisi beşbin sekizyüz dedi ancak bizimkiler ellisekiz çift sıfır demeyi uygun görüyor sanırım) hakkında yazılanları beğendiğini söyledi. Blogları takip edip pazar hakkında sorulan sorulara “daha yeni geldim” diyerek geçiştirmesini garipsedim açıkçası.

Çok keyifli bir insan Conor, daha ilk cümlesinden itibaren Attila’ya dönüp “içimizde bir İrlanda’lı var artık” esprisini yapmak istedim ki, kendisi benden hızlı davranıp “İrlanda’lı bu” diyerek hevesimi kursağımda bıraktı…

Ona buradan “Welcome aboard mate!” demek istiyorum. Umarım yeni görevinde başarılı olur. Dublin”den sonra burada oldukça zorlu bir maraton bekliyor kendisini :)

Gelelim partiye. Fazla kalmadık aslında, konser başlayınca “e hadi bize müsaade” dedik içimizden ayrıldık ortamdan. Oyungezer ekibinin bir kısmıyla tanıştım, eğlenceliydi. Timur abiyi gördük, şakalaştık o da güzeldi, sonra basından arkadaşlarla lansman gazetecilerini çekiştirdik biraz, sonra silkinip “eheh” dedik. Sürekli birbirimize bakıp güldük vs. Öyleydi yani. Bildiğin parti işte.

Naz Ghetto’yu oldukça iyi çeviriyormuş bu arada, en son gittiğimde akustik epey kötüydü, yeni birşeyler yapıp yapmadığını sorma fırsatım olmadı ama mutlak birşeyler yapılmıştı mekana, her ne kadar Ghetto’ya saygım sonsuz olsa da çıkıverip şöyle bir istiklal turu ardından Volkan’ın LOG’a gittik. Attila yolun yarısında bizi yüzükoyun bırakarak evine, işinin başına döndü.

LOG önümüzdeki dönemlerde bomba gibi projelerle geliyor bu arada, Volkan biraz bahsetmişti daha önceden, ben de bir şekilde tahmin ediyordum (seziyordum) zaten. Basılı mecranın geleceğini tartıştık biraz ve hemen hemen aynı paralel evrenlerde dolaştığımız sonucuna ulaştık. Gevezelik yapa yapa bir süre Sony XEL-1 OLED TV’yi denedik, kendisi ile ilgili tek bir lafım var: Şeytan icadı! hayatımda böyle seksi bir şey görmedim ama, Türk insanı bundan anlamaz, büyük ekran ister, öyle çekirdek ebadına itimat etmez. Hızlı incelemenin ardından bir süre CSS okuduk, uzunca bir süre öyle konuşup durduk.

Eve vardığımda saat 04:35’ti ve aklımda basılı ve görsel dünyanın geleceğine dair çok enteresan şeyler vardı.

Size benden söylemesi, yakın gelecek güzel şeyler getirecek.

Alemşah’ların başına nur doğdu!

Alemşah Öztürk’ü tanımayan çok az insan var sanırım, yılların antifit‘i ama konu onun antifit veya fullfit olmasıyla alakalı değil.

Geçtiğimiz akşam (2 Şubat gecesi) enteresan şeyler görmüşler. Uzaysal bir kısım iletişim araçlarıyla onlara bir mesaj gönderilmiş olabileceğini söylüyor. Şahit olmuşlar ancak herhangi bir şey görmedim ben, belki sadece onlara görüldü. Yine de uzaya ve uzaylıların dostluğuna inanan bir bünye olarak, bu paranormal aktiviteye inanıyorum ben. Mutlaka bizimle iletişime girmeye çalışıyorlar.

Konu ile ilgili olarak Ali Eren Eskitepe kendi sitesi bilimötesi.com‘da bir açıklama yapmış. Alemşah’ların videosu da orada duruyor. Ben tırstım, bence siz de tırsın.

Her taşınma bir erişimsizlik

“Kendi sunucumu kendim host ederim arkadaş, kimseye hosting için para ödemem!” düsturum yüzünden son 6 gündür ne e-postalarınız geldi bana, ne google merickara.net’i indeksledi, hiç umurumda değil (hehe) sonunda Kemal’in attığı 88.248.109.52 mesajıyla olaylar tatlıya bağlandı. Yaşasın.

Nokia kayıp boğanın peşine düştü!

nikolas-jaakinenFinlandiyalı mobil iletişim devi Nokia, Kadıköy Altıyol Meydanı’ndan çalınan yavru boğa heykeline sahip çıkıyor. Heykelin bulunması için Finlandiya’dan çağrılan Nikolas Jaakinen, canlı ya da cansız kayıp hayvanların bulunması konusunda uzman bir dedektif. Jaakinen, Nokia kullanıcılarının da desteğiyle yavru boğayı kısa sürede bulacağına inanıyor. Araştırmaya yardımcı olmak isteyen kullanıcılar,  www.jaakinentakip.com sitesinden ünlü dedektifle temasa geçebiliyorlar. Yavru boğayı bulmayı başaran kullanıcıyı iki kişilik İspanya seyahati bekliyor.

Finlandiya bozkırlarında kaybolan geyikleri bulmasıyla tanınan ve İstanbul’da gördüğü yoğun ilgiden çok etkilenen Jaakinen, yavru boğanın nerede olduğuna dair henüz hiçbir bulguya rastlanmadığını, boğayı bulmak için son derece sistemli ve organize bir biçimde hareket etmek gerektiğini, bu araştırmada en büyük desteği halktan beklediğini söyledi.

Jaakinen, halkla irtibat kurmak için www.jaakinentakip.com isimli bir web sitesi de açtı. Sitede, konuyla ilgili tüm açıklama ve araştırma raporlarına, Jaakinen ile ilgili ayrıntılı bilgilere ve adım adım güncellediği bloguna, ayrıca Nokia kullanıcılarının araştırmalara yardım etmelerini sağlayacak Nokia Vine uygulamasına ulaşmak mümkün.

etohum’da olaylar ciddileşiyor -mim

Bilenler bilmeyenlere anlatsın, veya bilmeyenler şu adrese göz atarak öğrensin ve bilmeyenlere göndersin.

Hafta içi işten güçten dolayı gidilemeyen etohum toplantıları, bu kez 31 Ocak tarihinde İTÜ Maçka yerleşkesinde, İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği kulübünün katkılarıyla gerçekleşiyor. Program 11:00′da başlayacak 17:00 gibi bitecek ve internetle ilgili olan, girişimci ruhunu yatırımcıyla karşılaştırmak için fırsat arayan herkese duyurulur.

Duydum, duymadım demeyin! etohum’da Yatırım yapılabilecek ilk 15 internet girişimcisi açıklanıyor!

Zürt

*Dikkat, kişisel bir günlüğü okuyorsunuz, antiteziniz varsa buyurun ama saldıracaksanız yavaş gelin saçınız başınız dağılmasın*

Dallandırmadan budaklandırmadan doğrudan kafa göz giriyorum. Ben karşısındaki insanı 30 saniyede çözüp, 1 saatte anlayabileceğini düşünen her tür yaratıktan tiksiniyorum. Angelina Jolie gelse de aynı, Kibariye de, Keanu Reeves de…

Bir insanla anlaşmak, tanımak, dinlemek, yaşamak gibi aktiviteleri yapmadan, “seni çözdüm ben sen şöylesin böylesin” diye bilgiçlik yapanları aklım almıyor. Önyargı falan değil, çok daha fazla bir şey bu. Hele bir de internet üzerinden yazılanlardan karakter tahlili yapanlar var ki aman aman.

Kimisinde de farklı bir ego var, ortamda keçiye Abdurrahman Çelebi denildiği mecralarda uzunca bir süre kalmış kimseler, (ortalama güzellikteki bireyi ele alalım, bu bireyimiz mesela çirkinliğiyle nam salmış bir komünitenin buluşmasına gittiğinde etraftakiler ortalamanın oldukça altında olduğundan otomatikmen av haline geliyor ve normalde çok ilgi çekmediğinden ötürü, öyle bir şey karşısında afallıyor sonra da big bada bum) karşısındaki insanın düşüncesini hiç umursamadan otomatik olarak küçümseyici, aşağılayıcı bir tavır takınabiliyor. “Sen beni istiyorsun ve bunun farkındayım”cı benlik çatlamaları sinirimi çatlatıyor. 

Bireyin kim olduğunu anlamak için yıllarca yırtınıyor ve yıpranıyor insanlar, ama bu beyimiz tutup “seni donumda sallarım ahahah hah hah” tribine öylesine hızlı bir şekilde giriyor ki, bombino. Deliriyorum.

Sence metal müzik nedir bilmiyor muyum, halime baksana, şu insanlarla bir arada olduğum için tiksiniyorum

Hacım, bu insanların hepsi senden daha metalcidir, emin ol.

Yarım saattir Ankaralı Namık’la dans ediyorlar bunlar, bunlar metalci olamaz

Sen siyah saç uzatıp, siyah giyince metalci mi oldun yavrucum? Hakikaten malmışsın

Deli gibi metalciyim obituary, manowar, sepultura pöeöeğğaaaaağğğkkkk

Yukardaki örnekteki gibi, bir insanın sadece üç dakikalık eylemlerini görerek, onu aşağılayan, onu adamdan saymayan dümbeleklere gıcığım.

Sen kimsin, nesin ki, karşındakini bu kadar çabuk yargılayıp aşağılayabiliyorsun yahu?

Nokia 5800

Nokia’nın tüpü, mütiş cihazı 5800’ı bir süredir test ediyorum, Kemal’in “vay güzelmiş” demesine bile neden olan bu harika telefonun tek eksiğini ben gidereyim dedim.

Ürünün Apple Mac OS X’in senkronizasyon hayvancığı olan iSync desteği bulunmuyor, küççücük bir plug-in için Nokia’dan açılım dileyenler ben yaptım diye demiyorum… şu adımları izleyebilirler: 

  • Şu dosyayı bilgisayarınıza çekin
  • zip dosyasının içindekileri /Library/PhonePlugins klasörüne kopyalayın
  • Telefonunuzun Bluetooth’unu açıp bilgisayarınızla kanka eyleyin
  • iSync servislerini açın.

Gerisi size kalmış…

Boğa heykeli’nin yavrusunu manda kapmış!…

Kadıköy’de bulunan boğa heykeli vardır ya hani, iki üç hafta önce bir yavru inek heykeli koydu birileri oraya, bu sabah baktım yerinde değil, dün haberi yapılmış kaçırmışım. Çalmışlar hayvanı.

Ben oraya heykeli koyanlar geyik olsun diye koydular falan diye sanmıştım ama değil sanırım, ciddi ciddi yavru inek heykeli koyulmuş gibi laflar duyuyorum, ciddiyetini bilen var mı?

Elime şöyle bir fotoğraf da geldi…

Boğa'nın yavrusuyla uyumuna da bakın.
Boğa'nın yavrusuyla uyumuna da bakın.

Hikayesi de şöyleymiş:

60’lı yılların ortasında hazırlanan yavru boğa heykeli, nihai yerini bulana kadar pek çok ayrı yere yerleştirilir. İlk durağı Ihlamur Kasrı’dır. Ancak orada fazla durmayan heykelcik Sultanahmet Meydanı’na taşınır. Avrupa yakasındaki son durağı olan Sultanahmet Meydanı’nda kısa bir süre geçirdikten sonra, Anadolu yakasına nakledilerek Kadıköy Altıyol’daki Boğa Heykeli’nin yanına konulmasına karar verilir. Ancak sökülme ve taşınma çalışmaları sırasında yavru boğa heykeli nedeni bilinmeyen bir şekilde ortadan yok olur. Bu olayın üstünden yıllar geçtikten sonra adının açıklanmasını istemeyen bir hayırsever heykelciği yeniden yaptırmaya karar verir.

Araştırmalar ışığında aslına uygun olarak tekrar yaratılan yavru boğa heykeli yıllar önce tasarlandığı şekliyle Kadıköy’deki Boğa Heykeli’nin yanına yerleştirilir. Ancak yavru boğa heykeli, ilk örneğiyle aynı kaderi paylaşır ve kısa bir süre önce ortadan kaybolur.

Yılın ilk gününde iş

Ben hayatım boyunca tembel bir insan oldum (gerçekten, ilkokul 4’ten sonra bir kere olsun ders çalışmadım, hatta emekli bir İngilizce öğretmeni / okul müdürü olan babam sürekli olarak bu konuda sinirlerini yöneltir bana). Yine tembelliğim sayesinde 7 yıllık Anadolu Lisesi eğitimimde “lan ne seçicem Türkçe Matematik, Sosyal falan Mat-Fen seçerim sınavdan önce yarım saat çalışırım geçerim” düşüncesiyle okumamak için FM seçtim. (Lise ortalamam 5 üzerinden 4.78’di). Tabi sonra yine tembelliğimden ÖSS’ye çalışmayıp çalışmayıp, yine son hafta oturup sabahlayarak her gün, ilk girişimde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Bölümü’ne yerleştim (yerleşmez olaydım).

Neden İktisat’ı seçmiştim peki? Efendim, aslında ben seçmedim kendisini, otomatikmen seçilmiş oldu. Aslında iki üç tercih yapmıştım, bir kısım bilgisayar ve sistem mühendisliği bölümleri için… Ancak, sınıf arkadaşım olacak Mert Poyraz beyefendiler Türkiye ÖSS birincisi olduğu için (Hem matematik-fen hem de eşit ağırlık puan türünde) okulumuzun müdürü olan babam ağırlığını koyarak tercih kağıdıma İktisat Fakültesi’ni (Türkiye’nin tek İktisat Fakültesi İstanbul Üniversitesi’ndedir, geri kalanlar iktisadi ve idari bilimler türevleridir) seçtirtmişti. (Zorla :})

İktisat’ı seçmemde “eyvallah” dememe neden olan başka bir şey de, İnternet sayesinde tanıdığım bir çok insanın İstanbul’da olması bununla birlikte, etraftan duyduğum “yük hayvanı bağlasan 4 yılda bitirir” yorumlarıydı. Tembelliğim sağ olsun, şu “yük hayvanını bağlasan bitirir” söylemi yüzünden İstanbul İktisat, hiç de fena gelmemişti… Ne bileydim 7 yıl boyunca mezun olmak için çırpınacağımı!!!

7 yıllık lisans eğitimi sırasında hiçbir şey öğrenmedim diyemem, çok şey öğrendim gerçekten. Çok şey paylaştım. Çok değiştim ancak içimde değişmeyen tek şey tembelliğim oldu. Buna rağmen, her tatilde çalıştım. Tembelliğim sayesinde, hiçbir şeyi zamanında bitiremeyip, daha çok çalışmak zorunda kaldığım gibi, kaderim sağ olsun çalıştığım bütün işler beni tatil günlerinde bile (mesela haftada 6 gün) işyerine gelmeye zorladı. Şimdi olduğu gibi.

Yılın 1. günü ve ben iliklerime işlemiş tembelliğimle yine işyerindeyim. Hepinize mutlu yıllar. (Ayrıca bu satırlar, muhtemelen arkadaşım Mehmet Kösemen’in, dün birlikte yeni yıla girerken yazmamı öğütlediği “İnternet anıları” kitabının giriş cümleleri… Tabi tembellik etmezsem.)

Nokia viNe

Pazartesi günü Nokia’nın halkla ilişkiler şirketi Marjinal’den Eda aradı, “Nokia viNe ile ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz, katılırsan çok seviniriz” dedi, “İçinde şarap varsa neden olmasın” düşüncesiyle kabul ettim. Meğer viNe şarap değil, şarap gibi bir yazılım / komüniteymiş. Hastası oldum, o kadar şeker bir yazılım ki! Ne yazık ki yalnızca belli Nseries modellerde çalışabilen bir uygulama, ama bir Nseries almak için geçerli sebep bence.

viNe, sarmaşık anlamına geliyor bu arada, Burak sağ olsun hatırlattı dün yapılan toplantı sırasında. Uygulamayı viNe‘ın sitesinden telefonunuza yüklencek Symbian installer dosyasını çekerek uyumlu telefonunuza yükleyebiliyorsunuz ancak önce üye olmanız lazım.

Yükledikten ve kullanıcınızı tanımladıktan sonra uygulamayı çalıştırıp “Record” diyorsunuz ve background’da çalışmak üzere “Hide” edebiliyorsunuz, ardından hareket ettiğiniz yolu kaydederek ne rotanızı sisteme giriyor viNe, bu sırada dinlediğiniz müzik, çektiğiniz fotoğraf ve video gibi içerikleri GPS yardımı ile geotag’liyor. Yolculuğu bitirdiğinizde de bu içeriği sisteme yükleyebiliyorsunuz. (Ben evden Wi-Fi ile yükledim, EDGE üzerinden videolar gitmedi) ve aşağıdaki gibi birşeyler ortaya çıkıyor :)

Siteye girerseniz şayet, Maslak taraflarına zoom yapın, oralarda bir yerde “Nokia way viNe” içeriğimle elimden geldiğince birşeyler anlatmaya çalıştım.